The Bawa Muhaiyaddeen Fellowship

Online Library

Kader

Turkish translation of the chapter "Destiny" from the book To Die Before Death, A Sufi Way of Life is an explanation by the Contemporary Sufi M. R. Bawa Muhaiyaddeen. Translated in Turkey by Mehmet Demirkaya in 2001.

To Die Before Death, A Sufi Way of LifeAllahım bizleri kovulmuş şeytana ait sıfatlardan koru. Bizleri kovulmuş şeytandan koru. Euzibillahimineş-şeytanirraciym. Allahım, Ya Rahman, Ya Rahim. Ya Rab-bûl Âlemin.

Bu âlemde ve ruhlar âleminde her şeyi yöneten, her şeyin hakimi Ya Rahman, her şeyin Sahibi, Meliki, her şeyi besleyen Evvellin Evveli, her şeyi var eden Rabb, Sen her şeyi rahmetin ve zenginliğinle yarattın. Senin ya­rattıkların basit şeyler değildir, çok karmaşık ve girifttir­ler. Sen en üstün özelliklere sahip şeyler yarattın. Senin yaptığın bu işi hiç kimse yapamazdı. Senin yarattığın her şey bir yenilik, harikulade bir araştırma eseridir. Sen akımları, manyetik güçleri ve atomlarına kadar diğer tüm güçleri araştırdın. Bu araştırmayı yapan ve her şeyi yara­tan Bir Sensin. Sen Rabbimizsin. Neyin nerede yetişebile­ceğini, neyin neyi yakabileceğini ve neyin neyi kontrol edebileceğini Sen bilirsin. Sen Allahımızsın, sırrına erişi­lemez, ölçüsüz rahmetin ve kıyaslanamaz sevginin sahibi­sin, bitmeyen rahmetinin zenginliğini lütfeden Bir’sin. Sen Âlemlerin Rabbisisin. İşte bunun için Sana şükrede­riz.

Yaratma, yapma, yok etme ve koruma kudreti ve cömertliği, bağışı Sendedir. Neyi koruyacağını, neyi kuşa­tacağını ve neyi yok edeceğini Sen bilirsin. Tertemiz, saf Bir Sensin. Saf, temiz olan her şeyi korursun, Seninle bir olmayan, kirli her şeyi de yok edersin. Kıymetli olan ne varsa alır, değersizi atarsın. En başta gelen kudret ve yü­celik Sensin Ya Rabbûl Âlemin. İşte bunun için tüm ha­yatlar Sana ibadet eder. Sen her şeyi yaparsın. Bunda şüphemiz olmaz. Buna iman ettik.

İrfanı olan, imanı ve kararlılığı olan, Sana güvenen, küçücük bir hissi, hatta küçücük bir uyanıklığı olan kimse Seni unutmaz. Sadece kendini dünyanın büyüsüne, ken­dini dünyaya kaptırmış kimse Seni unutur. Dünyanın bü­yüsü ve şeytanın sıfatları bir insana Seni unutturur. Şey­tana ait olan o kibir bir kimsede varsa, işte o zaman Seni unutur. Başka türlü insan asla Seni unutmaz.

Böyle bir kibir insanı hükmü altına alır ve onu de­ğiştirir. Allahım böyle insanları düzelt, onlara Senin mer­hametini göster. Onların kalplerini yumuşat, kibirlerini, gururlarını öldür, onlara huzur ve tatmin olmuşluk sıfatla­rını ver. Onlardaki “ben” diyen sıfatı öldür, yerine “Biz” diyen sıfatı ver. “Benim!” diyen sıfatı öldür ve “Herkesin” diyen sıfatı ver. Öfkelerini bırakmalarını sağla, onlara sabrı ver. Hep “ben, ben, ben!” diyen sıfatı bırakmalarını sağla ve onlara “Biz, biz, biz” diyen barış sıfatını ver. “Be­nim malım, benim toprağım, benim ülkem” düşüncesini bırakmalarını ve burasının Allah’ın âlemi olduğunu fark etmelerini lütfet.

Her şey Allah’a aittir. Nefslerimiz, hayatlarımız, bedenlerimiz, her şey O’na aittir. Biz O’na ait olduğu­muza göre nasıl bir şeye sahip olabiliriz ki! Bu nasıl olabi­lir? Bize ait olan Allah’tır. Tek zenginliğimizin Sen oldu­ğunu anlamamızı sağlayacak irfanı, bu açıklığı bize lütfet Allahım. Biz insanoğullarına bu açıklığı lütfet, diğer canlı­lara da onlara uyan sıfatları ve irfanı lütfet. Allahım bizleri koru böylece Seni anlayabilelim.

Allahım, Senin büyüklüğünü tam olarak kim anla­tabilir ki! Sen en büyük mühendis, en büyük alimsin. Yanlış bilgileri, cehaleti, bilimi gördün ve gerçek hikmeti, gerçek irfanı gösterdin. Bunu bizlerin elde etmesini mümkün kıldın. Tüm güçleri araştırdın, onları bildin. Hangi gücün hangi gücü yok edebileceğini, hangisinin hangisine hükmedebileceğini, hangi gücün bir şey yarat­mada kullanılabileceğini bilirsin. Bu çekimlerin, mıkna­tısların ve güçlerin hepsini Sen yarattın. Senin kudretine benzer başka bir kudret yoktur, Senin hikmetine benzer başka bir hikmet yoktur, hiçbir sıfat Senin sıfatlarına ben­zemez, hiçbir kelime, iş, davranış ve ahlak Senin kelime­lerine, işlerine ve ahlakına benzemez. Senin merhametine hiçbir merhamet benzemez. Senin benzerin yoktur. Tüm yaratılmışların Senden başka güvenecek hiç kimseleri yoktur. Bu yüzden Seni kabul etmelidirler. Senin sıfatla­rını kabul edenler huzuru, barışı almış ve tatmin (mutmain) olmuşlardır. Senin sıfatlarınla, sözlerinle ve işlerinle hareket edenler mutmainliğe ererler ve daha bu hayatlarındayken cennetti bulurlar. Ey Âlemlerin Rabbi, bu hâli var eden Bir Sensin. Her şey Sana hamd eder, şükreder; yer, gök, güneş, ay, tüm varlıklar, toprak, su, hava ve boşlukta (esîr) yaşayanlar, hepsi Sana şükreder. Ey Kudret Sahibi Olan, Senden başka, Senin gibi bir Rabb yoktur. Böyle bir kudrete sahip olan Bir’e Allah deriz.

Senden gayrı her kuvvet, her virüs, her mikrop sadece bir hücredir.1 Her hücreden farklı şeyler çıkar ve bunların hepsi “ben” der. Ama bir hücre başka bir hücre tarafından yok edilebilir. Ateş toprağı yakabilir, su ateşi öldürebilir, hava suyu hareket ettirebilir, dağlar ve ağaçlar hava akımına, rüzgara engel olabilir. Bunun gibi, herhangi bir şey başka bir şeye hükmeder, onu kontrol altına alır. Güneşin ve ayın güçleri bulutlar tarafından zapt edilebilir. Yeryüzü ile gökyüzü arasındaki bağlantı bulutlar tarafın­dan kesilebilir. Bulutlar ve sis her tarafı kapladığında gök­yüzünden dünya görülemez ne de yeryüzünden bir kimse gökyüzünü görebilir. Bu böyledir.

Sevgim size, gözlerimin nurları, kız kardeşlerim, erkek kardeşlerim, kızlarım, evlatlarım ve torunlarım. Allah’ın sırrını anlamamız, o sırrı fark etmemiz de buna benzer. Yeryüzünün gökle, gökyüzünün de yeryüzüyle olan bağını sis ve bulutların kapaması gibi, aklımızın ve isteklerimizin (nefs) bulutları da bizim hem bu dünyada hem de ahirette Allah’la olan bağımızı görmemizi engel­ler. Bu bulutlar Allah ile bizim aramızda varolan bağı görmemize perde olurlar. Böylece hayat bağımızı gör­mede başarısız oluruz. Bu bulutlar aklımızın ürünü olan dört yüz trilyon on bin sayıda olan düşüncelerimizdir. Bu virüsler, bu hücreler, bu bulutlar gelir ve geleceğimizle olan bağımızı örterler. Bu düşünceler Allah’la olan bağı­mızı gizlerler. Irklar, felsefeler, istekler, bağlılıklar, kan bağları, renk ayrımları, milyonlarca düşünce, ‘sen’ ve ‘ben’ düşüncesi, mal, mülk, hayvanlar, zenginlik, toprağa, ka­dına ve altına olan düşkünlük, hırs, benim evim, benim malım, benim zenginliğim düşünceleri— işte bunlar aklın ürünü olan sayısız bulutlardır. Bulutların yeryüzünü gök­yüzünden sakladığı gibi, aklın bulutları da Allah’la olan, ahiretle olan bağımızı örterler. Huzur ile olan apaçık, te­miz bağımızı örterler, hayatın nurunu örterler. Böyle ya­parak Allah’ın kudretini, O’na olan bağımızı, ahirete olan bağımızı görmemizi önlerler.

Tüm bunların olmasına akıl yol açar. Eğer aklı aşar­sak, o zaman Allah hayatımızdan hiç de uzak olmaz. İnsan ve Allah birbirine çok yakındır. Birbirlerine bakıp durur­lar, ikisi de aynı yerdedir. Allah ve insan aynı yerdedir. Hepimizin içinde Allah’ın bulunduğu bir yer vardır. O Hak’ın olduğu yerdedir. İrfanımızı, sözlerimizi, hareketle­rimizi O’nun sıfatlarıyla, O’nun ahlakıyla ahlaklanarak beslediğimiz o içimizdeki yerde Allah bulunur. O’nun sıfatları, fiilleri ve üç bin latif sıfatları küçücük bir et par­çasındadır. Biz farkına varmasak da, kalbin özel bir bölge­sinde varolurlar. Nefse ait istekler bedenin geri kalan kısmını idare ederler, ama kalpteki bu ilahi mülküne Allah hükmeder. Bedenin geri kalan kısmı hücreler, vi­rüsler, vehim (maya), karanlık ve büyülenmeler tarafın­dan idare edilir. Her bir hücre ya da virüs diğerini yakalar, yer ve yutar. Her biri diğeri tarafından yok edilirken “Allahım” diye bağırır. Ama onu yok etmekte olan hücre şöyle sorar, “Allah kim?” İşte iki hücre arasında farklılık­lar, aykırılıklar ortaya çıktığında olan şey budur.

Bunlara neden olan şey aklın bulutlarıdır. Aklını aşan insan yeryüzünü ve gökyüzünü bir olarak görür. Bunlar arasındaki bağı bilir. Bulutlar olmadığında gökyü­zünün görünmesi gibi, akıl ortadan kalktığında da Allah’la insan arasındaki bağ açıkça görülür. İnsan aklın ve nefsin düşüncelerini aştığında ya da kontrol altına aldığında ya da bunlara hükmettiğinde, görüşünü örten hayat bulutları kaybolur. Bulutlar temizlendiğinde yeryüzü ve gökyüzü apaçık görülür, öyle değil mi? Bunun gibi Allah, ahiret, bu dünya ve Hak insan tarafından bu dünyada görülür. İnsan bu hakikati görebilir ve anlayabilir!

Gözlerimin nurları, sevgim sizinle. Her çocuk bunu düşünmelidir. Allah’ın işlerini yürüttüğü belli yollar vardır ve O’nun yaptıklarının hak olmasının bir sebebi vardır. O her şeyi yerli yerine koyar, her şeyi kendine yaraşır yerine koyar. Allah suyu alır ve suya geri koyar; su su olarak kalır, bir farklılık, değişiklik olmaz. Ateşi alır, ateşe geri koyar, bir değişiklik olmaz. Seksen dört tür ha­vayı ve gazları alır, havaya geri koyar, bir değişiklik yok­tur. Toprağı alır, toprağa geri koyar, toprak toprak olur, bir değişiklik olmaz. Suyu alır, suya koyar. Güneşin ışığını alır, ışığa koyar. Ay’ın soğuk renklerini alır, aya geri koyar. Karanlıkta parlayan şeyi alır, karanlıkta parlayan şeylere geri koyar. Bulutlarda parlak, ışıklı şeyler olur, karanlık çöktüğünde bunlar parlamaya başlar. Ay’ın da buna ben­zer bir yaradılışı vardır. Gökyüzünden ışıklar ay’ın ve bu­lutların üzerine düştüğünde parıldarlar. Ama bu ışık so­ğuktur. Hem ay hem de güneş ışık verir, ama güneşin ışığı sıcaktır, ısıya ve terlemeye yol açar; ay’ın ışığı ise soğuk­tur.

Ay güneşe atılacak olsa kendi gücünü kaybeder. Güneş göründüğünde ay kendi gücünü kaybeder. Güneş karanlıkları dağıttığında ay gücünü kaybeder, çünkü ay’ın gücü sadece karanlıkta varolur. Allah’ın bir insana irfan vermesi de bunun gibidir. Bir insana irfanın mükemmel olan saf sıfatları geldiğinde dünya gücünü kaybeder. Ve­him (maya) gücünü kaybeder, akıl gücünü kaybeder, bağ­lılıklar gücünü kaybeder, benlik gücünü kaybeder.

Allah’ın sıfatları, fiilleri, sözü ve ahlakı bize geldi­ğinde dünya güçsüz, çaresiz bir şeye dönüşür. Tüm bağlı­lıklar gücünü kaybeder. Bir olan Rahman üç bin lâtif sıfa­tıyla rahmetini gösterir, tüm canlılar, her şeye insana kendi canıymış gibi görünür. Tüm dertleri kendi derdi görür, tüm sıkıntılar kendi sıkıntısı gibi olur. Hak’a bağlı­lık böyle olur, bu hâldeyken insanın yaptığını Allah yapar. Hak olur, bu yok edilemez. Allah’ın sözleri insanın sözleri olduğunda yok edilemezler, bu sözler korunur. Hiçbir güç bunu yok edemez. İnsan Allah’ın fiillerini alıp bunlara göre hareket ettiğinde, yaptıkları yok edilemez. İnsan görüşünü Allah’ın görüşü, düşüncelerini Allah’ın düşün­cesi yaptığında, düşüncesi O olduğunda, sabrın, şükrün, O’na güvenin ve O’na hamd etmenin2 güzel sıfatlarıyla ahlaklandığında, insanın bütün hücrelerinin özellikleri değişir. Bu sıfatlar karşısında dört yüz trilyon on bin çeşit güç zayıflar, güçlerini kaybeder, aklın bulutları güçlerini kaybeder.

Allah suyu alıp tekrar suya geri koyduğunda hiçbir ayrılık, farklılık görülemez. Ateşi ateşe, havayı havaya ve toprağı toprağa koyduğunda hiçbir ayrılık, farklılık görül­mez. Toprak sürüldüğünde, bir çapayla çapalandığında, toprak toprağa karışır ve bir olur. Bulutlar çırpılıp süpü­rüldüğünde, diğer bulutlarla birleşir ve sürüklenip gider­ler. Akıl da bu şekilde terk edilebilir. Hayatımızda şim­diye kadar ne kadar günah topladıysak toplayalım fark etmez, Hak ile hak olduğumuzda hiçbir farklılık, ayrılık görülmez. İrfan İrfan’la birleştiğinde hiçbir farklılık, ayrı­lık olmaz. Allah’ın sıfatları insanın sıfatlarıyla birleştiğinde hiçbir fark görülmez. Allah’ın ahlakıyla ahlaklandığımızda, bu ahlakla hareket ettiğimizde hiçbir ayrılık kalmaz. Allah’ın sabrı ve şükrüyle hareket ettiğimizde, tevekkülle, Allah’a şükürle ve O’nun sıfatlarıyla hareket ettiğimizde farklılık, ayrılık kalmaz. O zaman huzur ve sükûn (mutmain) hayatımıza girer, ruhumuz hür olur. Allah’ın sıfatları bize gelir, Allah’ın nuru ve kalbi bize gelir, O’nun saf, pak nuru bize gelir. O zaman Allah’ın ve insanın aynı yerde olduğunu fark ederiz. Bulutlar dağılır, karanlık yok edilir, her şey değişir. Akıl ve nefs küçülür, değişir; aklın ve nefsin ürünü olan düşünceler durdurulur, huzur, sükûn ve Allah’ın âlemi bizde gerçekleşebilir.

İçimizde Allah’ın bu âlemi bilinmeye başladığında, Allah’ın bizde yaşadığı hakikatini fark ederiz. Hak budur, ama sadece farklılıkların, ayrılıkların görülmediği yerde fark edilir. Her şeyde ve her yerde O vardır. Allah kötü olanı alır ve onu kötülüğe (şer) koyar; iyi olanı alır, onu da iyiliğe (hayır) koyar. Bu yolla kötü olan şey, kötülükteki kötü şeyleri, hücreleri yok eder. Kötü hücrelerden her biri diğerine zarar verir, yok eder. Ama hakikat hiçbir şeyi ya da kimseyi yok etmez. Hakikat Hak olandadır; iyi sı­fatlar iyi sıfatların yanına konmalıdır. Bunlar başka şeyle­rin büyümesine, yetişmesine neden olur; öte yandan, kötü şeyler sadece zarar verir, yok eder.

Allah dünyayı yarattı, dünya yoluyla dünyayı yok eder. Allah ateşi yarattı, ateşi ateşle yok eder. Havayı ya­rattı, havayı havayla öldürür. Suyu yarattı, suyu suyla yok eder. Toprağı toprakla yok eder. Gökyüzünü gökyüzüyle yıkar, yok eder. Her hücre başka bir hücreyi yok edebilir. Ama Hak hak olan neyse onu korur, onun büyümesine neden olur. Bunun gibi bizdeki her sıfat başka bir sıfatı­mızı yok eder ve bize acı verir, stres yapar. Bize zorluğu, sıkıntıya sebep olan şey düşüncelerimizdir. Bize eziyet veren, sıkıntı veren şey bizim kendi niyetlerimiz, düşün­celerimiz ve yaptıklarımızdır. Her düşüncemiz bizi yara­lar, acı verir. Her bağlılığımız bize eziyet eder, azap verir. Her bencil kan bağı bizi sürekli yaralar durur, sanki ame­liyat masasına yatmışsız gibi bizi hep keser durur.

Bunun gibi ıstıraba, derde, zorluğa, acıya ve göz­yaşlarına neden olan şey kendi düşüncelerimizdir. Cehale­timizde ve irfan eksikliğimizde bu şeyleri biz toplarız. Allah’la olan bağımızı zedeleyen bulutlar bunlardır. Allah’ın hakikati ile aramızdaki bağ çok yakın bir bağdır. Allah bize kendi hayatımızdan daha yakındır, ama aklımız ve nefs bu bağı örter, saklar. Düşüncelerimiz, niyetlerimiz ve bağlılıklarımız Allah’la olan bu bağımızı örter. Bunları bir kenara attığımızda Allah ile aramızdaki bağ ne kadar kolay fark edilebilir! Dünya kaybolur, ahiret açılır. Allah’ın nuru parıldar, kalbimiz O’nu kucaklar, işte rah­met budur. İşte huzur budur!

Hayatımızda huzur ve sükûna (mutmain) ulaşabili­riz. Bunu düşünmeliyiz. Bu hâle ulaşmadıkça bize engel olan şey bizim kötülüğümüz olur. Bize zorluk ve sıkıntı getiren şeyler kendimizin besleyip büyüttüğü virüsler ve hücrelerdir. Bu yıkıcı, zararlı hücreler kendi hayatımızı yıkar, zarar verirler. Hakikat Hak’ta bulunduğunda huzur getirir. Allah iyi olan şeyi alır ve iyiliğin içine koyar, bir farklılık, ayrılık olmaz. Kötü olan şeyi kötünün içine koyar ve kötü olanlar sürekli birbirini yok eder.

Bölünmeler, ayrılıklar ve gruplaşmalar yıkıma ne­den olur. Bunlar dünyanın yıkımına neden olan şeylerdir. Her insanın taşıdığı kendi ateşi başka şeyi yakar ve yok eder. Her insanın yaptığı bombalar başka bölgeleri yok eder. İnsanın sıfatları kendi hayatını yok ettiği gibi başka­larının hayatlarını da yok eder. İnsandaki beş unsur ve ‘hücreler’ olan dört yüz trilyon on bin sayıdaki sıfatları dünyayı yok eder. Bu hücreler, virüsler ve mikroplar in­sandadır. Bunlar mıknatısi, manyetik güç ya da elektrik akımına benzerler. ‘Ben’ ve ‘sen’e ait bu sıfatlar insanda birleştiğinde yıkıma neden olurlar. Bunu düşünmeliyiz. Bunu tefekkür etmeliyiz.

Gözlerimin nurları, sevgim size. Kendinizi, nefsi­nizi tanımaya çalışın. Kendinizi, içinizdekini anlayın, bu araştırmayı yapın. Allah ile aramızdaki bağ çok yakın bir bağdır. O kadar yakın ki, ama aklın o kocaman dağı bu bağı görmemize engel olur. Kibir dağını yıkın, ‘ben’i yıkın ve rahmet dağını büyütün. Rahmet dağı o kadar yumuşak­tır ki aynen bir mum gibi. Bu dağı öyle büyütün ki alçak­gönüllülükle, yumuşaklıkla, aşkla hep veren olsun. Allah’ın bu sıfatları geliştirilmelidir. Bulutlar, fırtınalar, akıl ve nefs virüsleri ve düşünceler kontrol altına alınmalı ve yok edilmelidir. Kibir dağı yıkılmalıdır, “Bu benim, bu benim” deyip duran nefs susturulmalı ve kaldırılmalıdır. Bunların yerine, Allah’ın sabır ve şükür sıfatları, Allah’a tevekkül, Allah’a şükür ve “Allah büyüktür!”3 sözü kon­malıdır. Buraya huzur makamı konmalıdır. Buraya Allah’ın rahmeti ve O’nun sıfatları konmalı ve korunmalı­dır. O zaman Allah olarak bilinen Bir’in, En Yüksek ve Üstün Hazine’nin sesi ve nuru duyulur, görülür. Bu dün­yanın ve ahiretin sekiz cenneti, ilahi varlıklar, peygam­berler, Allah’ın nurları, açıklayanlar, Allah dostları, irfan ehli,4 açıklık ehli, birlik (tevhid) ehli ve Allah’ın sıfatları, hepsi görülür. İrfanımız arttıkça, açıldıkça ve görünmeye başladıkça, gözün göremediği bu küçücük yer on sekiz bin âlemden daha büyük olur. Burası Allah’ın gizli yeridir. Burası huzur yeridir, huzurlu bir cennettir. Bu sırlı yeri görebiliriz, ah bu güzel yerde huzura ulaşırsak ne kadar büyük bir mutluluk olur.

Sevgim size. Cennet ve cehennem, iyi ve kötü başka bir yerde değil. Kendi sıfatlarımız bizim cenneti­mizdir. Yaptığımız şeyler, fiillerimiz tayin edilmiş nasibi­mizi (kaza ve kader) meydana getirir. Kalem bizim elle­rimizde, hakkımızda verilecek en son hükmümüzde dik­kate alınacak delili biz yazarız. En son karar bu yazıya bağlıdır. Allah buna bakarak şöyle der: “Bu senin nasibin (kaza ve kader). Bunu senin nasibin, kaderin yaparız.”

Bazı durumlarda bir şeyi uzaklaştırmak için çok çaba harcarız, ama bu şeyi uzaklaştırmak gücümüzün öte­sinde olduğunda “Bu bizim nasibimiz, kaderimiz” deriz. Hasta olan birisini iyileştirmek için tüm ilaçları ve deva­ları deneriz, ama bunlar fayda vermediğinde “Onun na­sibi, kaderi bu olmalı” deriz. Aynı şekilde Allah da “Bu onun nasibi, kaderi” diyerek hakkımızda en son kararı verir. Allah bize her şeyi verdi. Doksan dokuz sıfatını verdi, sadece birini kendi Zât’ına sakladı. Allah, “İnsana bütün zenginliğimi verdim, ama insan bunu anlamaz ve Bana cehennem yükünü taşıyarak gelir. O nedenle, bunu insanın nasibi yaparım” der. Allah şöyle der: “Bana getir­diğin şeylerin aynısıyla Bana geri dönebilirsin.” Böylece Allah, “Bu senin hakkındır” diyerek imzasını atar.

Kendi cehennemimizi ve cennetimizi kendimiz hazırlarız. Hangi yönümüzü geliştirirsek o yön bizim olur; bu yönümüzün doğurduğu zarar ya da kârları kendimiz hazırlamış oluruz. Peki o zaman cehennem kısmını alıp onu yok etmeye çalışalım, olmaz mı? Hayır, olmaz. Ce­hennemi bir kenara bırakıp, ilerlemeye, yola devam ede­lim. Cehennemi yok etmeye gerek yok, sadece yola de­vam et. Eğer bir köpek peşimizden koşarak bizi ısırmaya gelirse, sadece yolumuza devam ederiz. Köpeğe karşılık vermek için durup onu ısırmaya çalışmayız. Bunun gibi, kötülük ve günah peşimize düştüğünde, ona gitmesini söyleyip yolumuza devam edelim. Onunla vakit harcama­yalım. Bir süre bağırıp duracak, sonra da bizi terk edecek­tir. Bunun gibi, dünya etrafımızda dönerek bize gelir, ama dönüp bakmazsak gider. Günahlar da bizi bir süre takip eder, ama biz geri dönmezsek giderler. “Bu yer bize göre değil” derler ve giderler. Bir çok şey bizi böyle, bir süre takip eder. Eğer dönüp bakar ve onlara yayvanca gülüm­sersek, onlardan dolayı mutlu olursak, o zaman bizi alt ederler. Ama onlara bakmazsak, “Bu olmadı. Bu insan beni ayaklarının altında çiğner. Ben ona giremem” diyerek çekip gider.

Şuh bir kadının dans ederek bir adamı yakalaması gibi bu virüsler ve bu dünya bizi yakalar. Böyle bir kadın gibi, makyajla kendilerini süsler, dans eder, rol yapar ve bizi yakalarlar. Her hücre bunu yapar. Dört yüz trilyon on bin sayıdaki sıfatların tümü bizi yakalamak için bunu ya­par. Ama dönüp onlara bakmazsak, Bir Allah’a imanımız ve kararlılığımız varsa, yola devam edersek bizim yakını­mıza bile gelemezler. Bizden uzak dururlar. Bir süre bizi takip eder, sonra da bizi bırakıp giderler.

Bu tür şeyler sadece aklımızı ve sıfatlarımızı yaka­lamak için gelirler. Eğer bunlar sıfatlarımızı elde etmeye çalıştıkları anda, onları arkaya atar ve yolumuza devam edersek, bizi etkileyemezler. Bize şan, şöhret, altın, gü­müş, kadın, saraylar ve şehirler vaat ederler, bunlarla bizi kandırırlar. “Şuna bir bak. Buna bir bak. Bu senin olabilir” diyerek yaygara koparırlar. Ama dönüp bakmazsanız, “Bu insana bir şey yapamıyoruz” derler ve giderler.

Dört yüz trilyon on bin sayıdaki düşünceler bu şekilde gelirler. Eğer onlara doğru yönelirsek, gülerek on­ları kucaklarsak, bundan mutlu olursak, o zaman bizi ya­kalarlar. Ama onları bir yana itersek, bizi bırakırlar. Bir köpek bizi ısırmaya çalıştığında, yolumuza devam ederiz. Durup köpeği ısırmaya çalışmayız, o zaman bizi o ısırır. Bu nedenle, olduğumuz yerde durur ve “Ey köpek, niye peşimden geliyorsun? Git. Ben sana bir zarar vermedim. Git ve işine bak” deriz. O zaman köpek gider, biz de yo­lumuza devam ederiz. Bizi yakalamaya gelen her şeye bu aynı şeyi yapmalıyız. “Hayır, ben seninle gelmiyorum. Beni takip etmene, peşimden gelmene gerek yok” der ve yolumuza devam ederiz.

Niçin nefsin köpekleri ve aklın maymunları gelir ve etrafımızda sürü halinde toplanırlar? Bizi yakalamak, tut­mak için gelirler. Ama korkulacak bir şey yok. Korkusuzca onlara bakıp, “Yoluna git maymun” dediğimizde giderler. Nefsin köpeği hırlayarak, homurdanarak, kuyruğunu sal­layarak etrafımızda dolaşır. Sadece kovalayın onu, o za­man gücünü kaybeder. Böylece akıl ‘ben’in gücünü kay­beder; kibir gücünü kaybeder. O zaman yakalanabilir ve mutfağın arkasına bağlanabilir. Akıl maymunu ve nefs köpeği yakalanabilir ve bağlanabilir; böylece biz de kendi işimizi yapabiliriz.

Her düşüncemize dikkat etmeliyiz. Dört yüz tril­yon on bin sayıda akli enerji birbirlerini öldürmeye, yut­maya ve yok etmeye çalışır. Bundan hiçbir iyilik, hayır çıkmaz. Bir düşünce büyür ve ötekini öldürmeye çalışır; ardından başka bir düşünce doğar, bu da onu öldürmeye çalışır. Bu böyle sürüp gider. Gruplaşmalar, bölünmeler, kibir, karma ve ‘sen’ ve ‘ben’ diyen renk ayrımları bu dü­şüncelerin durumuna çok benzer. Bunların hepsi birbirini yok eden güçlerdir. Ama Allah’ın sıfatları ve fiilleri, yani Hak her şeyi besler, her şeyin büyümesini sağlar. İşte Allah’ın kudreti böyledir. O’ndan gayrı her şey bir hücre veya virüstür. Başka şeyleri birer birer tutup çeken mık­natıslara benzerler. Bunların manyetik, çekici güçleri var­dır, ama Allah’ın sıfatları ve fiilleri bir kudrettir ve Hak ile bağları vardır. O’ndan başka her şey bu manyetik güç­lere bağlıdır.

Örneğin böyle bir güç demirde bulunur. Mıknatıs demiri çeker, demiri topraktan ayırır. Bunun gibi, insanda vehim, nefs ve arzuların mıknatısı vardır. Eğer bu mıkna­tıs aklın yakınına yaklaşırsa çekim gücünü aklın üzerine yoğunlaştırır. Dört yüz trilyon on bin çeşit enerji akılda varoldukça, vehim mıknatısına kapılırlar ve ona yapışırlar. Bu arzuların (nefs) ve duyuların bağlılıklarını kendine doğru çeken bir mıknatıstır. Vehim aklı çeker ve bizi Allah’ın sıfatlarından ayırır.

Şeytanın gücü budur. Kibir, karma ve vehim (maya); vehmin üç çocuğu olan şehvete ait kuvvetler; arzu, öfke, cimrilik, hırs, bağnazlık ve kıskançlık; alkol kullanımı, hırsızlık, cinayet ve yalancılık olan beş çirkin günah– işte bu on yedi güç ya da enerji insan aklındaki karanlıklardır. Bu mıknatıslar insandaki dört yüz trilyon on bin çeşit düşünceyi çekerler. Sonra da “Gel, işte bu­rada, işte orada” diyerek insanı kendilerine çeker ve farklı farklı görüşler ve sahneler gösterirler.

Bu güçlere son verecek tek şey Allah’ın sıfatları, O’nun hakikati ve kudretidir. Bu güçler genellikle mıkna­tısın savurduğu ağa tutulurlar. Bu sıfatları sadece Hak değiştirip dönüştürebilir. Bunların arasına Hak’ı koymalı­yız. O zaman huzur ve sükûna (mutmain) ulaşabiliriz, Allah’ın bizdeki âlemini görebiliriz. Allah’ı ve Allah’ın bizdeki âlemini görürüz. Allah olarak bilinen Nur’u görü­rüz. O’nun olan iyi, güzel ahlakı, sevgiyi ve aşkı görürüz. O’nu görür, O’nun hâlini biliriz. Allah’ın değerini ve insa­nın gerçek değerini görürüz.

İnsan dış suret, beden değildir. Bu bedende bir insan var, bu insan nurlu ruhtur. Ruhun parlak nuruna erişen kimse insandır. Böyle bir insan Allah’a bağlıdır. Altı tür hayat arasında Allah’a bağlı olan insandır. Toprak ol­madığında toprak hayatı ölür. Ateş hayatı ateş olmazsa ölür. Su hayatı su olmazsa ölür. Hava hayatı hava olmazsa ölür. Vehmin manyetik, çekici güçlerinden ve pırıltılı gös­terişlerinden etkilenen boşluk (esîr) hayatı esîr olmazsa ölür. O’nun hayatı, Nur, insanın hayatı, Allah’ın ruhu O olmazsa ölür. Ruh O’na olan bağıyla yaşar. Altı tür hayat bunlardır. Bunu düşünmeliyiz.

Altı tür hayattan her biri başka başka yerlerde ya­şar. Eğer kendilerine özel bu yerlerle herhangi bir bağları kalmazsa, bu hayatlar ölür. Altı tür hayat vardır ve insanın altı bilinç düzeyiyle bunları araştırması gerekir. Böyle ya­parak hangi hayatın Allah’ın hayatı olduğunu bulabilirsek huzura ulaşırız. Şayet kim olduğumuzu araştırırsak, sorar­sak, Allah’la bağımızın olduğunu buluruz; ruhumuzun O’nun kudretine ve her şeyi idare eden doksan dokuz sıfatına (vilayet) bağlı olduğunu buluruz. İnsanın dışındaki tüm yaratılmışlarda otuz altı sıfat (tattwa) vardır. İnsanda doksan altı sıfat vardır. Hak, iman ve ilahi ilimle birlikte insanın sıfatı doksan dokuz eder. Yüzüncü kudret Allah’tır.

İnsan bu doksan dokuz sıfatı kendinde geliştirirse, onlarla ahlaklanırsa, yüzüncüsü, yani Allah’ın nuru, Nur o insanda parıldar. O zaman insanın huzuru olur. Cennet ve cennet bahçesi budur. Bunu anlamalıyız. Allah olarak bili­nen Zât budur. Allah budur. Bu hâli doğru olarak gelişti­rip kuramazsak, o zaman hayatımız kendi ellerimizle ha­zırladığımız bir cehenneme dönüşür.

Çocuklarım. Kendimize cenneti veya cehennemi hazırlayan biziz. Nasibimiz, kaderimiz kendi ellerimizle yazılır ve Allah’a sunulur. Kararı Allah verir. İyilik (hayır) ve kötülük (şer) Allah’ın hükmündedir; zât ve sıfat insan tarafından geliştirilir. Allah bizi yarattı ve bize kaderimizi yaratılmış bir varlık olarak tayin etti. Allah, “Bu senin ka­derindir. Git ve bununla yapman gerekeni yap, tamamla ve geri gel. Eğer iyi şeyler toplarsan cennete girersin. Ama kötü şeyler toplarsan cehennemi elde edersin. Geri getir­diğin şey senin en son hükmündür, yargındır. O şeyi senin nasibin, kaderin olarak sonuçlandırırım. Kendi nasibine, kaderine (kaza ve kader) ait kararı senin ellerine veriyo­rum. Git ve sonuçlandır, sonra da gel. Elde ettiğin sonuç ne olursa olsun bu senin nasibindir (kaza ve kader)” diye­rek doksan dokuz sıfatı (tattwa) bize verdi.

Eğer bunu gerçekleştirmez, fark etmez ve kendi­mize cehennemi hazırlarsak Allah da bize cenneti vermez. Allah “Sana ne verdiysem o senin kaderindir!” demedi. Allah senin niyetine göre kaderini değiştirir. Ne zaman bağışlanma ve affedicilik istersen, o an Allah seni affeder. Tevbe ettikçe, pişman oldukça, nefsini anlayışın arttıkça, Allah seni affeder. O’nu isteğin arttıkça, Sana nimetlerini verir. Şayet Allah kaderini zaten yazmış olsaydı, sana bu şeyleri lütfetmezdi. O sana tevbe etme, pişman olma isti­dadını, yeteneğini vermiştir ve gerçekten Allah sana ba­ğışlanmayı, mağfireti vermiştir. Allah sana hem hataları hem de bunlara çaresini verdiğine göre, sen istediğinde O sana bağışlanmayı, affediciliği lütfeder.

Bundan başka, eğer Allah zaten kaderini yazmış olsaydı, o zaman ibadete ve duaya hiç gerek kalmazdı. İbadet ve dua sana ayrılmıştır, bu nedenle önceden tayin edilmiş diye bir şey yoktur. İnsan için Allah tövbeyi, gay­ret etmeyi, çabalamayı ve Kendi affediciliğini vermiştir. Bunlar sayesinde zaferi kazanırsın. “Zaten yazılmış, yapa­cak bir şey yok” dememelisin. Çaba sarf etmelisin. Bu çabanda sana doksan dokuz sıfatı vermiştir. Sen iste, O affeder. O’nu iste. Kendini verir. İste, gayen O olsun; Allah verir ve affeder. Kapıyı çalarsan açılır. İste, verilir. O verir.

Uyanık ol, insanların her söylediği şeye üzülme. İrfanını kullan, daha derin bak. Allah “Ben affediciyim. Affedilme, bağışlanma dileyin. Benden isteyin ki istediği­niz şeyi vereyim” der. Eğer Allah senin kaderini yazmayı zaten bitirmiş olsaydı, o zaman bunu söylemezdi.

Allah sen mezara konuluncaya kadar bekler. Mah­şer Günü’ne kadar bekler, işte o zaman geldiğinde soru­ları soracak Bir O’dur. İyiyi ve kötüyü getiren sensin. Eğer Allah sonucu zaten yazmış olsaydı, senin iyi ya da kötüyü toplamana hiç gerek kalmazdı. Orada hüküm vermesi için zaten kaderini çoktan yazmış Bir’e de gerek kalmazdı. Ama O’nun hüküm vermesi için gereken bir şey var ki O da ne getirdiğini görmek için bekliyor. Eğer Allah senin payına zaten cehennemi yazmış olsaydı, yaptıklarını yazan iki meleği niçin görevlendirsin ki? Eğer hâlâ yazılacak bir şey varsa, o zaman değişmeye ve affediciliğe de bir yer vardır. Yaptığın iyiliğe göre cennet var; yaptığın kötülüğü göre cehennem. İrfanını kullan.

Hz. Muhammed, Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) inananlara Kur’an’ı bıraktı ve şöyle dedi: “Bu Kur’an’ı anlamak için ilim Çin’de de olsa gidin.” Kur’an’daki bir tek kelimenin binlerce anlamı vardır. Sa­dece bir tek anlama bağlanıp kalmayın. Daha derin bakın başka bir anlam görürsünüz. Daha derinde de başka bir anlam, onun da ötesinde başka bir anlam. Anlamları tek tek açtığında, en sonunda Allah’ı görürsün. Her şeyin öte­sine gidersen, oradan bakarsan Allah’ı bulursun. Melekler de oradadır. Bunların ötesine git ve bak, her şeyi geç ve bak, o zaman cenneti görürsün. Cenneti isteme. Cennet için dua etme. Onun da ötesine git ve bak. Allah oradadır.

Bunu düşünmeliyiz. Her birimiz bunu düşünmeli ve bağışlanma ve affedicilik istemeliyiz. Sadece “Ah, ben bir hata işledim, bir yanlış yaptım” diye düşünüp durma. Bunu diyeceğine, hata yaptıysan bil ki Allah seni affede­cek olan Gafur’dur. O’ndan bağışlanma ve affedicilik iste, sana affediciliğini lütfeder. O’na dua et. O’na ibadet et. Bağışlayan, affeden Bir Allah’tır. İstediğin şeyi sana veren Bir O’dur. Yazılanı değiştirebilecek Bir O’dur. O şeyi sana veren de Allah olmasına rağmen, senin için onu değiştire­cek olan da Allah’tır. O şeyi öyle söyleyen Bir O olsa da, onu değiştirecek kudret O’ndadır. Her biriniz bunu dü­şünmelidir.

Hayatımızda hep faydalı olanı toplamalıyız. Bunu yapmak için de Allahu Teâlâ’ya kesin bir imanla iman etmeliyiz. Hayatımızı bu imanla sürdürmeliyiz, sözleri­miz, fiillerimiz, ahlakımız bir olmalıdır. O’nun rahmetini almak için bu şekilde yaşamalı ve yetişmeliyiz, yani kal­bimizde hakikati toplayarak yaşamalıyız. Kalplerimiz Allah’ın hazinesi olmalı, kalbimizdeki hayat Allah olmalı­dır. Eğer bu hayatı, bu hazineyi ve O’nun sıfatlarını kal­bimize koyar, sonra da davranışlarımızı, hareketlerimizi bunlara göre yaparsak, o zaman hayatımızda huzur ve cennet olur.

Gözlerimin nurları, her çocuk bunu düşünmelidir. Bu nimeti almak için, mutlak imanı olan çocuklar gibi, irfanı olan çocuklar gibi yaşaya çalışın. Bu yolda Allah yardımcınız olsun. Sonsuz rahmet olan Bir, kıyaslanamaz sevgi olan Bir sizlere rahmetini lütfetsin.

Allahım, daha önce cehaletimizle bilerek ya da bilmeyerek yaptıklarımız için bizleri affet. Bilmeyerek yaptığımız hatalarımızı affet ve bizi rahmetine eriştir. Gözlerimiz olmasına rağmen bizler körüz. Ağzımız olma­sına rağmen, Seninle konuşmak elimizden gelmez, sessiz kalırız. Dilimiz olmasına rağmen, Seninle konuşacak dil­den mahrumuz. Ellerimiz olmasına rağmen, Senin iyili­ğini, cömertliğini nasıl alacağımızı bilmeyiz. Bizlere verdi­ğin ayaklarımız olmasına rağmen, Sana yürümekten aciziz. Bizlere Ahamad 5 nurunun olgunluğuyla dolu kalp verdin, bizse Senden bağışlanma ve affedicilik dilemek için bu kalbi kullanmaktan aciziz, nasıl kullanacağımızı bilmeyiz. Hatta bize verdiğin irfanla hâlâ Seninle konuşmak, Sana yalvarmaktan aciziz, nasıl yapacağımızı bilmeyiz. Bizler aciziz. Bizi yarattın ve yirmi sekiz harfi6 bize verdin, ama biz bu harflerle Seninle nasıl konuşacağımızı ve Senden nasıl bağışlanma ve af dileyeceğimizi bilmeyiz.

Bismillahirrahmanirrahim . (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla). Başlatan da sona erdiren de Senin, ne varsa hepsi Senin ellerindedir. Sen Rabbimizsin. Sen Rahman’sın. Sen Rahim’sin. Seni bilmeden yaşayamayız. Bizi besleyen, su ve yiyecek veren Bir Sensin. Bu o kadar açık ki onun için Sana iman ederiz.

Allahım bize iman lütfet. Ya Rabbim, YaRahman, şu ana kadar yapmış olduğumuz hatalardan dolayı bizleri affet. Benim ve çocuklarımın yapmış olduğu hatalardan dolayı bizleri affet, bu andan itibaren bizlere irfan açıklı­ğını ve imanı lütfet. Bizlere güzel sıfatları ve güzel ahlakı ver, doğru yoldan ayırma. Bu dünyada bizlere yüce bir hayatı, yani Seninle yaşamak, Sana gelmek hayatını, biz­leri Sende bir araya getirdiğin hayatı lütfet. Bunu bize muzaffer kıl ve rahmetini ver. Allahım, tüm günahlarımızı affet. Cehaletimizde bilmeyerek yaptık onları. Affet bizi. Affet bizi. Lütfen affet bizi. Amin. Amin. Amin. Ya Rabbûl Âlemin.

30 Haziran 1984


Bu sohbet boyunca Bawa Muhaiyaddeen İngilizce ‘cell’ (hücre) kelimesini kullanır. Ancak bu kelimeye yüklediği anlam kelimenin tipik anlamların­dan farklıdır. The Guide to the True Secret of the Heart adlı kitabının birinci cildinde iki bölüm bu konuya ayrılmıştır. “Allah elif’ten (Bir Allah’ı temsil eder) bir hücre (cell), bir nokta aldı. On sekiz bin âlemi, on beş semayı, suretleri, cenneti, cehennemi, her şeyi bu bir hücrenin içine koydu.... Allah her şeyi bu bir tek hücreden yarattı.”

Yani; sabır, şükür, tevekkül ve elhamdülillah.

sabır, şükür, tevekkül, elhamdülillah ve Allahu Ekber.

Nebiler, oli (tahkiki imana ulaşan ve O’nun nurunda kalıcı olanlar), kutuplar, evliyalar, gnani (arifler).

Ahamad Arapça Ahmed kelimesinin Tamil dilindeki değişik bir biçimi olup yüzde görünen kalbin güzelliği anlamında gelir. Kitabın sonundaki “Küçük Sözlük” bölümüne bakınız.

Yirmi sekiz harf Arap Alfabesi’ndeki yirmi sekiz harftir. Kabirde sorguya çekilecek olan insan suretinin her bir kısmı bu harflerden biriyle temsil edilir. İnsan kendini temizlediğinde, bu harfler nur suretini alır ve Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e vahyedilen Kur’an’ın ebedi ve ezeli kaynağı (Ümmül-Kur’an) olarak görünür.

Back to top